
15 Aralık 2009 Salı
22 Ekim 2009 Perşembe
MAVİSİNİ YİTİRMİŞ YAŞAMAK

Ali Çolak
İnsan Yayınları
İstanbul, 1997, 13.5 x 19.5 cm., 142 sayfa, Türkçe.
"Mavi işte, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır mavi... deniz mavisi, kararsız ve hırçın. Aşk gibi, verem gibi işler içimize. Kah yeşile, kah su rengine dönüşerek çılgına çevirir insanı. Ah, gece mavisi... siyah saçlarına dolanmış karanlığın. Yaz akşamlarının iç serinliği, yıldız şavklarında gezinen şarkılar... Mavinin en koyusu, şehirli ve evcil olanı boncuk mavisidir. Çinilere işlenince sabırla büyülenen aşk ve sanat rengi. Ve turkuaz, mavinin yeşille oluşturduğu cümbüş... Maviler saymakla bitmez, masal gibi bir dünyanın içine çeker sizi..." Bu kitaptaki her yazıyı kendinize yazılmış bir mektup gibi görebilirsiniz. Doğrusu da böyledir. "Mavisini Yitirmiş Yaşamak", yazarın bir gazete köşesinden okurlarına gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Her biri sevgi ile ve içtenlikle örülmüş denemelerden... kitabı okurken geçmiş zamanların kıyısında gezinecek, bakışlarınızı insanların, şehirlerin ve mevsimlerin gizlerine yönelteceksiniz.
8 Eylül 2009 Salı
İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ
Yazar: Lev Nikolayeviç Tolstoy
Yayın Evi: İletişim / Dünya Klasikleri - 20
Yayın Yılı: Eylül 2005
Sayfa Sayısı: 112
Arka Kapak:
Tolstoy’un, iyi bir hayat yaşadığını zanneden bir adamın, ölümün yaklaştığını anladıkça yavaş yavaş aslında yaşamamış olduğunu fark edişini büyük bir saflık ve şaşırtıcı bir samimiyetle anlattığı bu kısa ama büyük romanı...
“Başlardaki adı Bir Yargıcın Ölümü olan hikâyeye ilişkin fikir Tolstoy’un aklına, 1881’de Tula Mahkemesi’nde yargıçlık yapan İvan İlyiç Meşnikov’un öldüğünü duyduğunda gelmiş ve Tolstoy daha sonra Meşnikov’un kardeşinden olayın ayrıntılarını öğrenmişti. Kafasındaki asıl fikir, ölümle önce mücadele eden, sonra da kendisini ona bırakan bir adamın günlüğünü kaleme almaktı. Ama yavaş yavaş eğer üçüncü şahıs gözünden anlatılırsa, hikayenin trajik boyutunun derinlik kazanacağını gördü. Ve günlük, bir romana dönüştü.” (Henry Troyat)
Altı Çizili Satırlarım:
-Sanki ölüm sadece İvan İlyiç’in başına gelen bir talihsizlikmiş gibi, onun nasıl öldüğüyle ilgili ayrıntıları sormaya başladı.
-Karısı (Praskovya) İvan İlyiç’in çektiği acıları uzun uzun anlattıktan sonra Piotr bu acıların sadece Praskovya’nın sinirleri üstündeki etkilerini öğrenebilmişti.
-Henüz evleneli bir yıl bile olmamıştı ki İvan İlyiç, evliliğin insana küçük mutluluklar getiren zor bir iş olduğunu anladı.
-Aslında her şey pek zengin olmayan insanların zenginleri taklit etmesinden ibaretti…
-İvan İlyiç'i en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış, sabreder, tedavi görürse her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Oysa ne denli uğraşırlarsa uğraşsınlar durumun düzelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu. İşte herkes gibi onun da bildiği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları onu kahrediyordu.
-Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı!
-Ölüm gibi korkunç, görkemli bir olayı günlük ziyaretler, ev eşyaları, yemek için alınan mersinbalığı türünden olağan şeylere indirgemeleri İvan İlyiç'e büyük bir azap veriyordu.
-İşin tuhafı, onlar böyle gözüne baka baka yalan söylerken kim bilir kaç kez, "Bırakın artık şu yalanları! Ölmek üzere olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de. Hiç olmazsa yalan söylemeyin!" diye bağıracak olmuş, ama hiçbir zaman kendinde bu gücü bulamamıştı.
-Korkunç, feci bir şey olan ölüme çevresindekiler herhangi tatsız bir şey, hatta yakışıksız bir davranış gözüyle bakıyorlardı. Kalabalık bir salona girerken pis kokular saçan bir adammış gibi tavır takınıyorlardı ona karşı. Bütün bunları yaptıran da, İvan İlyiç’in hayatı boyunca sıkı sıkıya uyduğu nezaket kurallarıydı.
-Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen tek bir Allah’ın kulu yoktu. Yalnızca Gerasim her şeyi anlıyor, ona acıyordu. Bu yüzden İvan İlyiç yalnız Gerasim'le baş başa kaldığı zamanlar kendisini iyi hissediyordu. Bazen de birden bire senli benli konuşmaya başlıyordu: "Keşke hiç hasta olmasaydın. Yoksa sana hizmet etmekten kaçınır mıyım?" Yalan söylemeyen tek kişi Gerasim'di; işin aslını yalnız onun anladığı, gizlemeye gerek görmeden, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı. Hatta bir keresinde, İvan İlyiç onu yatmaya gönderdiği sırada, "Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardım etmekten yüksünelim!" deyivermişti. Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardımdan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin ona yardım edeceğini söylemek istiyordu.
-İvan İlyiç'i üzen şey kimsenin ona, onun istediği gibi acımamasıydı. Çektiği uzun ıstırap dönemlerinden sonra öyle anlar oluyordu ki —bunu kendi kendine bile açıklamaktan utanıyordu- biri ona acısın, hem de hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu... Çocuklar gibi sevilip avutulmayı, okşanmayı, birilerinin başında oturup ona ağlamasını istiyordu. Yaşını başını almış, önemli bir yargıca böyle şeylerin yapılamayacağını bile bile istiyordu bunu...
-Gerasim'le yakınlığı ona az da olsa bu merhameti sağladığı için onun yanında avunabiliyordu. Evet, İvan İlyiç ağlamak, okşanmak ve başında ağlayanları görmek istiyordu. Ama onu yoklamaya gelen arkadaşı, mahkeme üyesi Şabak'a ağlayıp içini dökeceği yerde somurtuyor; sert, haşin bir tavır takınarak, sözü yargıtaya gönderilen bir karara getirip görüşünü şiddetle savunmaya başlıyordu. İvan İlyiç'in son günlerini en çok içindeki ve çevresindeki bu yalan zehirliyordu.
Şüphesiz ölüm ekseninde yazılmış en etkileyici edebi eserlerden biri… Kitapta altını çizdiğim satır, kenarını kıvırdığım sayfa çoktu fakat en fazla düşündüğüm, ağır bir hastanın, çevresindekilerin sürekli ona iyi olduğunu, iyileşeceğini söylemesinden duyduğu rahatsızlık, aslında duymak istediğinin merhamet dolu hatta acıyan kelimeler olduğu kısmıydı…
Gerçekten öyle midir merak ettim…
Yaşlı insanlar geldi aklıma “iyi görünüyorsun” dendiği zaman ağrılarını sızılarını sıralayıvermeleri bundan mıdır acaba? Moral verelim derken önemsenmediklerini mi hissettirmekteyiz onlara yoksa? Bilemedim, karar veremedim…
4 Eylül 2009 Cuma
KRALİÇENİN PİRELERİ

Yazar: Tarık Tufan
Yayınevi: Birun Kültür Sanat Yayıncılık
Yayın Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 190
Arka Kapak :
Gözlerin alabildiğine uzakları görebilmeli baktığında. Şehrin her bir köşesini ve her köşesinde başka bir hayata dönüşen gölgeleri farkedebilmeli. Sahici olan ne varsa ve içinde yaşamak adına bir giz taşıyan ne varsa farkedebilmelisin. Böylece zaman senin kollarında uzamalı. Bazen akrebi sımsıkı avuçlarında tutmalısın. Kimi zaman da bir yelkovanın sırtında savaşmalısın ara sokakların içinde.
Gözlerin alabildiğine uzakları görebilmeli her baktığında. Gizli akıtılan gözyaşlarının, yarım kalmış hesabı hırslandırmalı yüreğini. Soğuk bir odada, eskimiş bir yatağa uzanmış ve kısık yanan bir lambaya saatler boyunca bakan bir adamın incinmişliğine dikkat kesilmelisin. Onurlu bir adamın incinmişliğiyle puslanmış sokaklarda yürüyüp ihanetin ayak izlerinde okumalısın hayatın kaypak yüzünü.
Çekip giden bir kadının geride bıraktığı son hicaz hüzünleri özenle toplamalısın odanın içinde. Bir kristal bardağı tutuyormuşçasına özenle toplamalı ve mümkün olduğunca gözlerden uzak tutmalısın.
Hırçın bir kuzey rüzgarı gibi esmeli bakışların kentin sokaklarında.
Altı Çizili Satırlarımdan...
"Şimdi bulabildiğim tüm soru cümlelerini üst üste yığıp, bulabildiğim en merhametli cevabın dizlerine yaslamak istiyorum başımı. Bulabildiğim en müşfik cümlenin önünde bir an olsun düşünmeksizin iyiden iyiye bitik, yorgun vücudumu yere bırakmak istiyorum. Uzanmak ve hangi günahtan kalma olduğunu kestiremediğim acıların yorgunluğunu bir parça olsun üzerimden atmak istiyorum. Uyumalıyım.”
“Hayatımın parçalarını nasıl bir araya getirebileceğim konusunda en küçük bir fikrim bile yok. Nerden başlamalı ki? Başı ve sonu iç içe geçmiş bir hikayede ortaya çıkacağı anı karıştırmış bir kahraman gibiyim. Nerede ortaya çıksam yanlış karedeyim.”
"Sabahları erkenden yola çıkıyorum. kargaları farkettim bir süredir. Kargaları sevmediğimi düşündüm. At kestanelerini gagalarıyla alıp yükseklere çıkıyorlar. Sonra yüksekten bırakıp kırılan at kestanelerinin içindekileri yemeye koyuluyorlar. İçinde ne varsa tüketmek istediğin birini, yükseklere çıkarıp tam da zirve sarhoşuyken yere bırakmayı ve istediğini alıp bir kenara fırlatmayı kargalardan öğrenmiş olabilir miyiz?"
2 Eylül 2009 Çarşamba
KUR'AN TERAPİSİ

Gizli Telkinle Kuran Terapisi
Bilinç Altını Yeniden İnşa Etmek
Yazar: Kubilay Aktaş
Yayınevi: Elest Yayınları
Yayın Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 160
Bilinçli davranışlarımızın çoğu aslında bilinçaltımızdaki dosyalardan çıkıyor.
Subliminal (gizli telkin) mesajlarla çocuk yaştan itibaren karşı karşıya kalıyor ve bilinçaltımızı günden güne kirletiyoruz. Bu kitap, bilinçaltı klasörleri kısa devre olmuş ve varlığın birliği ile diyalog kurmakta ciddi sorunlar yaşayan, içsel çatışma içinde olan, çözümler aramasına rağmen yine de kalbi tatmin olmayan insanlar için hazırlanmıştır. Amacımız, kirletilmiş ve sistemi allak bullak olmuş insanımızın bilinçaltını Kur'ân, Cevşen ve Celcelutiye üçlüsüyle yeniden inşâ etmektir.
• Bilinçaltı nedir, bilinci nasıl etkiler?
• Subliminal (gizli telkin) teknikler nelerdir, nasıl karşımıza çıkar?
• Kur'an, Cevşen ve Celcelutiye'nin bilinçaltını inşa etmekteki fonksiyonları nelerdir?
• Gizli telkinle beyin ve kalbin onarımı mümkün mü?
Kubilay Aktaş, manevi ilimlerdeki yirmi yıllık deneyimini bu kitapta istifadenize sunuyor.
KİMYA HATUN

Arka Kapak:
23 Ağustos 2009 Pazar
OKUYUCU VELİNİMETİMİZDİR

Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Yayınevi: İZ YAYINCILIK
Yayın Yılı: 2006
Sayfa Sayısı: 148
Arka Kapak:
İKİ KİŞİLİK RÜYALAR
Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Yayınevi: TİMAŞ YAYINLARI
Yayın Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 156
Arka Kapak:
15 Ağustos 2009 Cumartesi
ACI DENİZ
Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Yayınevi: İZ YAYINCILIK
Yayın Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 124
Arka Kapak:
Aynı zamanda sosyoloji doktoru olan yazar ihtimal iki bu disiplinden gelen bir bakış açısının da sahibi olarak, temelde modernleşme sürecinin hırpaladığı değerleri tevarüs etmeye aday bir insana yöneliyor.
Acı Deniz, giderek daralan. Kirlenen ve ikinci yarısı şiddetle ihmale uğramış bir dünyada iyi ve güzeli düşünmeye hakkımız olduğunu hüzünlü hem de çok hüzünlü bir dille hatırlatırken. Tercihini gelenekten yana koyuyor. Hoş geldin Acı Deniz. Yazarın o güzel cümlesiyle, "bahtınız açık olsun ey kitaplar".
Seviyorum Fatma Karabıyık Barbarasoğlu cümlelerini :)
2 Ağustos 2009 Pazar
ELVEDA GÜLSARI
Yayın Yılı: 1996
Sayfa Sayısı: 244
Cins ve ünlü bir yorga olan Gülsarı adındaki atın doğumundan, yaşlanarak ölümüne kadar geçen fırtınalı hayat macerası, romanın ana konusu gibi görünür.
18 Temmuz 2009 Cumartesi
UMUT Hayat Akan Bir Sudur

Okuduğum ilk Ayşe Kulin romanı... İlk sayfasından itibaren keyifle okudum, bir çırpıda biitirdim... Yazarın diğer kitaplarını da merak ettim...
Yalnız... Sabahat ve Aram'a ne oldu? Tamam aşklarından vazgeçmediler de, kavuşabildiler mi? Sorumun cevabını alamadan kitabın son cümlesini okuduğumda hayal kırıklığına uğradım doğrusu... :)
36 BAHARI

Yazar: Fatma Bölek Gürel
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Yayın Yılı: 2000
Sayfa Sayısı: 198
Arka Kapak:
EVLİLİK

Yazar: Danielle Steel
Yayınevi: İnkılap Kitabevi
Çevirmen: Nazan Tuncer
Sayfa sayısı: 448
Basım yeri ve tarihi: İstanbul / 2000 - Haziran
Arka Kapak:
7 Temmuz 2009 Salı
2009'un İlk Yarısında Bak Ben Neler Okudum :)

1- Ana / Pearl S.Buck
2- Ana / Maksim Gorki
3- Çocukluğumun Ak Saçları / Billur C. Yılmazyiğit
4- Çizgili Pijamalı Çocuk / John Boyne
5- Beni Anlayın / Ercan Nar
6- Aşk Risalesi / İbn Sina
7- Suskunlar / İhsan Oktay Anar
8- Çocuğumu Nasıl Yönlendirebilirim / Ahmet Maraşlı
9- Kadın Psikolojisi / Nevzat Tarhan
10- Uçurtma Avcısı / Khaled Hosseini
11- Bin Muhteşem Güneş / Khaled Hosseini
12- Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken / İclal Aydın
13- BirİnciSöz / Senai Demirci
14- Söz Yangını / Senai Demirci
15- Ay Terapisi / Mustafa Ulusoy
16- Nietzsche ve Babaannem / Mustafa Ulusoy
17- Aynalar Koridorunda Aşk / Mustafa Ulusoy
18- Giderken Bana Bir Şeyler Söyle / Mustafa Ulusoy
19- Gün Akşamsızdır / Fatma Karabıyık Babarosoğlu
20- Kur'an Terapisi / Kubilay Aktaş
21- Kahve Molası / İskender Pala
22- Türk Kahvesi / Bursa Anadolu Lisesi-Öyküler
23- Hayy Aksi / Esra Elönü
24- Evlilik / Danielle Steel
25- Yitik Cennet / Sezai Karakoç
NIETZSCHE VE BABAANNEM

Arka Kapak:
6 Temmuz 2009 Pazartesi
GİDERKEN BANA BİR ŞEYLER SÖYLE * * * * *

Yazar: Mustafa Ulusoy
Yayınevi: TİMAŞ YAYINLARI
Yayın Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 272
İnsanların yolu iki şeye, aşka ve ölüme mutlaka düşer. İnsanın Temel Acıları üçlemesinin ilk romanı Aynalar Koridorunda Aşk'ta yolu aşka düşenlerin ruhsal durumlarını irdeleyen Psikiyatrist Mustafa Ulusoy, üçlemenin ikinci romanını da yolu ölüme düşen insanlar üzerine inşa ediyor. Aşkın güçsüzlüğüne karşın, ahlakın varlığa özen göstermek olduğunu temel alarak, özen gösterilen ilişkinin derin bir bağlanma sunduğunu söyleyerek. Mustafa Ulusoy bize ölümün yanında babalığı, yoksunluğu, kederi, dostluğu, öfkeyi, tanıklığı, varoluşsal işe yaramayı, yalnızlığı ama özellikle öykülerimizin yalnızlıktan ve sessizce ölmekten nasıl kurtulacağını anlatıyor. Ölümü gülümsetiyor Ulusoy; ölümün sonsuz bir ayrılık değil, sonsuz bir hayata açılan kapı olduğunu hissettiriyor.
Altı Çizili Satırlardan :
(Çizilmeyen pek az satır, köşesi katlanmayan pek az sayfa kaldı)
Ölümü düşünmeye başlamak, dilinizin sürekli dolgusu düşmüş bir dişe takılmasına benzer. Diliniz bir takıldı mı asla bırakamazsınız. Onu kurcalamak, çevresinde dönüp durmak zorundasınızdır. Zevkli olduğundan değil, aklınıza takılıp kaldığından...
***“İnsanın ölümden korkar gibi görünmesi bir yanılsamadır. İnsan, aslında yokluktan, yokluğun getireceği sonsuz ayrılıktan özellikle de kendinden sonsuz ayrılmaktan korkar. Ölümse, hem ayıran hem birleştirendir. Ayrılmak için ölmek gerekir. Ama buluşmak için de ölmek gerekir. Ölüm gibi ikili bir yapısı olan başka bir durum yoktur. Bu yönüyle ölüm ikili, zıt bir duygu uyandırır insanda. Onu çekici kılan, cazip hale getiren, taçlandıran da budur.”
***
Dr. Mavi, odasının en sevdiği köşesine duran kutunun yanına giderek kapağını açtı ve bir çift eldiven çıkardı. Sağ tekini sağ eline giydi. Eldiveni taktığı elinin parmaklarını oynattı, masadaki bardağı tuttu, sonra bıraktı, ardından bir kalem aldı eline, bir şeyler yazdıktan sonra onu da masanın üzerine bıraktı. Sonra eldiveni sol eliyle sağ elinden çıkarıp masaya bırakıverdi. Eldiven masaya yığıldı. sonra yine sağ elinin parmaklarını oynattı, tekrar bardağı tuttu ve masaya bıraktı, yine kalemi eline aldı, onu da bıraktı.
"İşte" dedi, eldiven insannın bedenini temsil ediyor, parmaklar ise ruhunu. Ölürken, sol elimin yaptığı gibi bir melek gelir ve bedeni ruhtan ayırır. bedenin yaşamı ruha bağlıdır. Eldivenin hareketinin, parmaklara bağlı olması gibi. beden, eldiven gibi hareketsizleşir, cansızlaşır, yığılır kalır. Ama parmaklar canlılığını ve hareketliliğini devam ettirir. ...........
***Büyük suskunluk. Bağırış, çağırış, haykırışlar arasında gizlenen küçüklerin büyük acıları. Genelde ölümlerde yaşanır ama sair zamanda da açığa çıkabilir büyük suskunluk. Temel nedeni, yetişkinlerin çocukların acı çekebileceği gerçeğini görmezden gelmeleridir.
***
Geçici ayrılığın hüzün içermediğini iddia edecek değilim. Ama bu yakıcı bir hüzün değildi. İçinde kavuşmanın umudunu da barındıran bir hüzün. ...........
Ölümü düşünmeyen, ölümden ürkmeyen okumasa da olur. Çocuğuna toprağın altına gömülen bedenleri açıklamakta güçlük çekmeyenler de okumasın. Diğerleri için kurtarıcı olabilecek bir kitap! Yüreklere su serpen, ölümün gülen yüzünü gösteren bir bakış açısı...
Ben bu kitabı küçük oğlum bir hastane odasında, nefes alamadığı için çırpındığı günlerde okudum. Benim için apayrı bir ışık oldu. Sizinde aklınızı, gönlünüzü aydınlatmasını dilerim...
AYNALAR KORİDORUNDA AŞK * * * * *

İnsanın Temel Acıları Üçlemesi -1
Yazar: Mustafa Ulusoy
Yayınevi: TİMAŞ YAYINLARI
Yayın Yılı: 2008
Sayfa Sayısı: 231
Altı Çizili Satırlardan :
(Çizilmeyen pek az satır, köşesi katlanmayan pek az sayfa kaldı)
İnsan şaşkınsa yapması gereken şey durmaktır.
İnsan şaşkınlaşınca hayattaki yürüyüşünü yavaşlatır, sonra durur ve sanki büyük bir şey keşfetmiş gibi kendine sorar: Neden buradayım? Ne işim var burada? Kendisi ve çevresi o an insana yabancılaşır. Bir sis perdesi arkasından bakıyormuşçasına bakar hayata.
İnsanlar kendilerine acıma, en çok kendilerinin acı çektiğini anlatma yarışı içindeydiler. Hayattan memnun olmayan insanlarla dolu bir ortamda bulunun ve başınızın ağrıdığını söyleyin. En kötü baş ağrısını kendilerinin çektiklerini söyleyeceklerdir. “Sen geçen gün benim migren atağımı görecektin. Senin baş ağrın da bir şey mi?”
Kimse direkt olarak kendisine acıdığını söylemez. Bunu söylemenin en tercih edilen yolu şikayet etmektir. Sağlıklarından, yaşama koşullarından, hastalıklardan ve insan ilişkilerinden sürekli şikayet eden, her şeyi tenkit eden, memnuniyetsiz ve huzursuz insanlar genelde kendilerine acıyan insanlardır. Kendilerini hayatın içinde bir kurban, hep kötü şeyler yaşamış bir zavallı olarak görürler. Kendilerini değersiz gördükten sonra, değerli hiçbir şeyleri kalmaz.
Dr. Mavi kendine acımakta en çok çocukluk yaşantılarının, sonra da hastalıkların kullanıldığını görüyordu. ……………..
Hayatını şikayet etme üzerine kurmak ve onu bir kendine acıma tutumu haline getirmek narsistleşmiş benliğin oyunudur. …………… Varoluşun bir noktasında veya bütün noktalarında kendisine verileni benimseyip kabul etmek ve şükran duymak yerine daha fazlasını hak ettiğini iddia eden narsistleşmiş benlik, varoluşun her halini bir tenkit unsuru haline getirerek, tasarlamadığı bütün varoluş olanaklarını yok sayar.
Dünyaya, hayata, aşka ve tüm insan ilişkilerine bakışımı yenileyen bir yazar oldu Mustafa Ulusoy... Ve bu kitap; okudum, bitirdim, satırlar çizdim, sayfa köşeleri katladım, notlar aldım ama doyamadım, en az iki kere baştan sona dikkatle ve sükunetle okumam gerek...
27 Mayıs 2009 Çarşamba
ANA

Yazar: Maksim Gorki
Yayınevi: Armoni Yayıncılık
Basım Tarihi : 2003
Sayfa Sayısı : 332
Arka Kapak:
Kocasının ölümünden sonra Ana, oğlu Pavel ile birlikte büyük bir yalnızlık ve yoksulluk içinde kalır. Fabrikada çalışmaya başlayan Pavel, zeki, kitaplara meraklı ve devrimci düşünceye eğilimli arkadaşları olan bir gençtir. Evine getirdiği arkadaşlarına verdiği söylevlerde Ana ilkin bir şey anlamasa da daha sonraları kendisinde özgürlük ve yaşama hakkı düşüncelerinin uyanışına tanık olur. Ve gün geçtikçe oğlu ile arkadaşlarının devrimci umutlarını paylaşır.Ana, roman kahramanının içinde bulunduğu sosyal koşulları yansıtması bakımından Gorki'nin eserleri arasında olduğu kadar Rus edebiyatında da bir ilkörnektir. Rus eleştirmenlerce "döneminin anıtsal kitabı" olarak değerlendirilen Ana, Rus proleteryasının devrimci mücadelesini sergileyen en önemli eserdir.İlk olarak Znanie dergisinde 1907-1908 yılları arasında tefrika edilen Ana, devrimci niteliği bakımından da Maksim Gorki'nin en önemli eserlerinden birisidir.
ANA

Yazar: Pearl S. Buck
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 1990,Ocak
Sayfa Sayısı: 251
SUSKUNLAR

Yazar: İhsan Oktay Anar
Yayınevi: İletişim
Basım Tarihi / Yeri: Ekim 2007, İstanbul
Sayfa Sayısı: 269
Arka Kapak:
16 Mayıs 2009 Cumartesi
ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK

Yazar: John Boyne
Yayınevi: Tudem Eğitim Hizmetleri
Çeviren: Tülin - Tayfun TÖRÜNER
Basım Yeri / Tarihi: İstanbul 2007 / Mayıs
Sayfa Sayısı: 208
Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında dokuz yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil). Ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız.Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmazsınız.
Savaşın son derece çarpıcı yorumlanışı... Çok dokunaklı bir öykü, yalın, etkileyici. Finali çok ama çok sarsıcı...
ÇOCUKLUĞUMUN AK SAÇLARI

Anladıklarım söylediklerinden farklıydı.
"çocuklar büyüklerin belki de ölmeden bir süre önce anlayabildikleri doğruları bozulmamış bütünlüklerinin bilinçsiz gücüyle bilirler. Çocuk eğitimle, çabayla vs. ile ulaşılan ‘olağanüstü’ sonuçların doğal sahibidir. Her çocuk henüz parçalanmamış, bilgiyle donatılmamış, yaratıcı bir dahidir."
8 Mayıs 2009 Cuma
KADIN PSİKOLOJİSİ

Yazar : Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Yayınevi : NESİL YAYINLARI
Basım Tarihi - Yeri: 09/2008 - İSTANBUL
Sayfa Sayısı : 350
KAHVE MOLASI

AY TERAPİSİ - Psikoterapi Öyküleri

Yazar : MUSTAFA ULUSOY
Yayınevi : TİMAŞ YAYINLARI
Basım Tarihi - Yeri: 2007 - İstanbul
Sayfa Sayısı : 160
***
Kıskançlık hisseden kişi, elinde olanı yitirmekten korkar. Haset duyan kişi ise , kendi istediğinin bir başkasında olduğunu gördüğü için acı duyar. Hasetli kişi haz ve memnuniyet görüntülerinden sıkıntı duyar. Ancak başkalarının sefaleti huzur verir ona. Bu yüzden, hasetli kişiyi tatmin etmeye yönelik her türlü çaba nafiledir. Kıskançlık bir noktada sevilen bir nesneyi koruma çabası olduğu, haset se başkalarının sefaleti istenir olduğundan, kıskançlık hasede göre daha masum bir duygu olarak kabul edilebilir. AY TERAPİSİ/Mustafa Ulusoy
SÖZYANGINI
İyiliklerimizi yerle bir ediyoruz dudağımızla. Kendi duruluğumuzu bulandırdığımız, kardeşlerimizi küçük düşürdüğümüz, doğrularımızı eğrilttiğimiz, yüzümüzü de sözümüzü de ikileştirdiğimiz "fiskos bombaları" döşüyoruz ağzımıza, aramıza, yuvamıza, sokağımıza...
Bir insan inandığını söylediğinde, kendisini Allah'la ilişkilendirir. Bir insan "mü'min" olduğunu beyan ettiğinde, artık Allah'la yaşamaktadır. O'nu kendine Vekil edinmiştir. O'nu kendine Velî edinmiştir. Mü'min, Allah'ın kulu olarak tanımlamıştır kendini. Öyle yaşar, öyle bilir ve öyle bilinsin ister. Vekil'i Allah olan ise dokunulmazdır. Velî'si Allah olana dil uzatılmaz. Kendini "Allah'ın kulu" olarak markalayan, o kutlu markanın ardındadır, onun kalitesi üzerine laf edilmez.
"Allah'ın kulu"nun hataları olabilir elbette. Ama o kulun Allah'ı, hatasından dönmesi için sabreder, dönüşünü bekler. Bir başkası, Allah'a kul olanın hatasını görür görmez onu cezalandırmaya kalkamaz, sırlarını yağmalayamaz. O zaman kendini Allah'ın önüne koymuş olur. [Bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun ayıbını hemen yüzüne vurmaz, başkalarına ilan etmez. Bildiklerini hemen herkese her fırsatta söylemez. "Halîm" olarak bekler. "Tevvâb" olarak, dönmesi için mühlet verir. "Settâr" olarak kusurlarını gizler. Bir başkası araya girip, Allah'ın gizlediğini açığa vurma hakkına sahip değildir. Bir başka kul, acele edip "Allah'ın kulu"nun o kusurdan asla dönmeyeceğini varsayarak, Allah'ın kulunu o kusura indirgeyemez. Bir başkası, iyilikleri de olan, hatadan dönmesi de iyilik sayılan "Allah'ın kulu"nu hep kötülükten ibaretmiş gibi etiketleyemez. Bir başkası, Allah'ın hatasından dönmesi için beklediği, kusurlarını gizlemek için sustuğu kulunun hatırını hiçe sayıp, o kula ceza kesemez, konuşmaya kalkamaz. O zaman da kendini Allah'ın ve Resûl'ünün önüne koymuş olur [Yine bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, kulunun hatalarını affedeceğini beyan eder. Hem de severek affeder. Affettiği için sitem bile etmez kuluna. Affettiğini hatırlatmaz bile kuluna. Bağışladığına, bağışladığını bile unutturacak denli nezaket ve anlayış sahibidir O. Hem de O, kulunun kusurunu bilmesiyle yaşadığı mahcubiyeti, kusursuzlukla kapılabileceği gururdan daha sevimli bulur. Hem de O, kulunun pişmanlığıyla döktüğü gözyaşını günahsızlığı sebebiyle kendini beğenmesinden daha makbul bilir.
Allah'ın kusurunu af ve bağışı için vesile eylediği kulunu kimse, affedilmez ve iflah olmaz ilan edemez. Allah'ın hatasıyla da sevdiği, hatta (tövbesine vesile olduğu için) hatası için sevdiği kulunu hiç kimse sevimsiz bulamaz. Yoksa, kendini Allah'ın Resûl'ünün önüne koymuş olur. [Daha dikkatlice bakınız, Hucûrat, 1]
Allah, mü'min kulunu dokunulmaz ilan etmiştir. [İnanmıyorsanız bir daha okuyun: Münafikûn'un 8. Ayetini: "İzzet, Allah'a, Resûl'üne ve mü'minlere aittir."] Mü'min olmak şerefli olmak için yetiyor. Ek bir şart koymuyor Rabbimiz. Onurumuz Allah'a ve Resûl'üne göre yaşama çabasından besleniyor demek ki.. Allah'ın ve O'nun elçisinin garantörlüğü altındaymış mü'minin olarak dokunulmazlığımız. Allah'ın dokunulmaz kıldığına dokunan yanar! [Bir de Hucûrat 2'ye bakalım: "...yoksa yapıp ettikleriniz boşa gider, sevaplarınız yanar!]
Bir insanın, gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak, gıybetsizliğe davet ediyorum sizi. Gıybet Gönülsüzlüğüne... Etlerimiz gibi sözlerimiz de "İslamî usulle kesilmiş" olsun istemez miyiz? İçkinin olduğu kadar gıybetin de "damlasını ağzıma değdirmedim" diyebilmeyi istemez miyiz? SENAİ DEMİRCİ