15 Aralık 2009 Salı

RÜZGARLA SAVRULAN YILLAR


Canım kardeşim,
güzel Wilmacığım'ın
bana 30. yaş günü hediyesini
Okumaktayım ;)

22 Ekim 2009 Perşembe

MAVİSİNİ YİTİRMİŞ YAŞAMAK



Ali Çolak
İnsan Yayınları
İstanbul, 1997, 13.5 x 19.5 cm., 142 sayfa, Türkçe.



Arka Kapak:

"Mavi işte, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır mavi... deniz mavisi, kararsız ve hırçın. Aşk gibi, verem gibi işler içimize. Kah yeşile, kah su rengine dönüşerek çılgına çevirir insanı. Ah, gece mavisi... siyah saçlarına dolanmış karanlığın. Yaz akşamlarının iç serinliği, yıldız şavklarında gezinen şarkılar... Mavinin en koyusu, şehirli ve evcil olanı boncuk mavisidir. Çinilere işlenince sabırla büyülenen aşk ve sanat rengi. Ve turkuaz, mavinin yeşille oluşturduğu cümbüş... Maviler saymakla bitmez, masal gibi bir dünyanın içine çeker sizi..." Bu kitaptaki her yazıyı kendinize yazılmış bir mektup gibi görebilirsiniz. Doğrusu da böyledir. "Mavisini Yitirmiş Yaşamak", yazarın bir gazete köşesinden okurlarına gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Her biri sevgi ile ve içtenlikle örülmüş denemelerden... kitabı okurken geçmiş zamanların kıyısında gezinecek, bakışlarınızı insanların, şehirlerin ve mevsimlerin gizlerine yönelteceksiniz.

20 Eylül 2009 Pazar

BAYRAM OLA !


07 Eylül 2009 Pazartesi

İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ




Yazar: Lev Nikolayeviç Tolstoy
Yayın Evi: İletişim / Dünya Klasikleri - 20
Yayın Yılı: Eylül 2005
Sayfa Sayısı: 112


Arka Kapak:

Tolstoy’un, iyi bir hayat yaşadığını zanneden bir adamın, ölümün yaklaştığını anladıkça yavaş yavaş aslında yaşamamış olduğunu fark edişini büyük bir saflık ve şaşırtıcı bir samimiyetle anlattığı bu kısa ama büyük romanı...

“Başlardaki adı Bir Yargıcın Ölümü olan hikâyeye ilişkin fikir Tolstoy’un aklına, 1881’de Tula Mahkemesi’nde yargıçlık yapan İvan İlyiç Meşnikov’un öldüğünü duyduğunda gelmiş ve Tolstoy daha sonra Meşnikov’un kardeşinden olayın ayrıntılarını öğrenmişti. Kafasındaki asıl fikir, ölümle önce mücadele eden, sonra da kendisini ona bırakan bir adamın günlüğünü kaleme almaktı. Ama yavaş yavaş eğer üçüncü şahıs gözünden anlatılırsa, hikayenin trajik boyutunun derinlik kazanacağını gördü. Ve günlük, bir romana dönüştü.” (Henry Troyat)


Altı Çizili Satırlarım:


-Sanki ölüm sadece İvan İlyiç’in başına gelen bir talihsizlikmiş gibi, onun nasıl öldüğüyle ilgili ayrıntıları sormaya başladı.

-Karısı (Praskovya) İvan İlyiç’in çektiği acıları uzun uzun anlattıktan sonra Piotr bu acıların sadece Praskovya’nın sinirleri üstündeki etkilerini öğrenebilmişti.

-Henüz evleneli bir yıl bile olmamıştı ki İvan İlyiç, evliliğin insana küçük mutluluklar getiren zor bir iş olduğunu anladı.

-Aslında her şey pek zengin olmayan insanların zenginleri taklit etmesinden ibaretti…

-İvan İlyiç'i en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi. Sanki ölmek üzere değilmiş de yalnızca hastaymış, sabreder, tedavi görürse her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı. Oysa ne denli uğraşırlarsa uğraşsınlar durumun düzelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu. İşte herkes gibi onun da bildiği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları onu kahrediyordu.

-Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı!

-Ölüm gibi korkunç, görkemli bir olayı günlük ziyaretler, ev eşyaları, yemek için alınan mersinbalığı türünden olağan şeylere indirgemeleri İvan İlyiç'e büyük bir azap veriyordu.

-İşin tuhafı, onlar böyle gözüne baka baka yalan söylerken kim bilir kaç kez, "Bırakın artık şu yalanları! Ölmek üzere olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de. Hiç olmazsa yalan söylemeyin!" diye bağıracak olmuş, ama hiçbir zaman kendinde bu gücü bulamamıştı.

-Korkunç, feci bir şey olan ölüme çevresindekiler herhangi tatsız bir şey, hatta yakışıksız bir davranış gözüyle bakıyorlardı. Kalabalık bir salona girerken pis kokular saçan bir adammış gibi tavır takınıyorlardı ona karşı. Bütün bunları yaptıran da, İvan İlyiç’in hayatı boyunca sıkı sıkıya uyduğu nezaket kurallarıydı.

-Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen tek bir Allah’ın kulu yoktu. Yalnızca Gerasim her şeyi anlıyor, ona acıyordu. Bu yüzden İvan İlyiç yalnız Gerasim'le baş başa kaldığı zamanlar kendisini iyi hissediyordu. Bazen de birden bire senli benli konuşmaya başlıyordu: "Keşke hiç hasta olmasaydın. Yoksa sana hizmet etmekten kaçınır mıyım?" Yalan söylemeyen tek kişi Gerasim'di; işin aslını yalnız onun anladığı, gizlemeye gerek görmeden, eriyip giden efendisine açıkça acıdığı ortadaydı. Hatta bir keresinde, İvan İlyiç onu yatmaya gönderdiği sırada, "Hepimiz ölüp gideceğiz. Ne diye yardım etmekten yüksünelim!" deyivermişti. Gerasim bu sözlerle, ölmekte olan birine yardımdan kaçınmadığını, bir gün o da ölürken birinin ona yardım edeceğini söylemek istiyordu.

-İvan İlyiç'i üzen şey kimsenin ona, onun istediği gibi acımamasıydı. Çektiği uzun ıstırap dönemlerinden sonra öyle anlar oluyordu ki —bunu kendi kendine bile açıklamaktan utanıyordu- biri ona acısın, hem de hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu... Çocuklar gibi sevilip avutulmayı, okşanmayı, birilerinin başında oturup ona ağlamasını istiyordu. Yaşını başını almış, önemli bir yargıca böyle şeylerin yapılamayacağını bile bile istiyordu bunu...

-Gerasim'le yakınlığı ona az da olsa bu merhameti sağladığı için onun yanında avunabiliyordu. Evet, İvan İlyiç ağlamak, okşanmak ve başında ağlayanları görmek istiyordu. Ama onu yoklamaya gelen arkadaşı, mahkeme üyesi Şabak'a ağlayıp içini dökeceği yerde somurtuyor; sert, haşin bir tavır takınarak, sözü yargıtaya gönderilen bir karara getirip görüşünü şiddetle savunmaya başlıyordu. İvan İlyiç'in son günlerini en çok içindeki ve çevresindeki bu yalan zehirliyordu.



Şüphesiz ölüm ekseninde yazılmış en etkileyici edebi eserlerden biri… Kitapta altını çizdiğim satır, kenarını kıvırdığım sayfa çoktu fakat en fazla düşündüğüm, ağır bir hastanın, çevresindekilerin sürekli ona iyi olduğunu, iyileşeceğini söylemesinden duyduğu rahatsızlık, aslında duymak istediğinin merhamet dolu hatta acıyan kelimeler olduğu kısmıydı…

Gerçekten öyle midir merak ettim…

Yaşlı insanlar geldi aklıma “iyi görünüyorsun” dendiği zaman ağrılarını sızılarını sıralayıvermeleri bundan mıdır acaba? Moral verelim derken önemsenmediklerini mi hissettirmekteyiz onlara yoksa? Bilemedim, karar veremedim…

04 Eylül 2009 Cuma

KRALİÇENİN PİRELERİ




Yazar: Tarık Tufan
Yayınevi: Birun Kültür Sanat Yayıncılık
Yayın Yılı: 2003
Sayfa Sayısı: 190



Arka Kapak :

Gözlerin alabildiğine uzakları görebilmeli baktığında. Şehrin her bir köşesini ve her köşesinde başka bir hayata dönüşen gölgeleri farkedebilmeli. Sahici olan ne varsa ve içinde yaşamak adına bir giz taşıyan ne varsa farkedebilmelisin. Böylece zaman senin kollarında uzamalı. Bazen akrebi sımsıkı avuçlarında tutmalısın. Kimi zaman da bir yelkovanın sırtında savaşmalısın ara sokakların içinde.

Gözlerin alabildiğine uzakları görebilmeli her baktığında. Gizli akıtılan gözyaşlarının, yarım kalmış hesabı hırslandırmalı yüreğini. Soğuk bir odada, eskimiş bir yatağa uzanmış ve kısık yanan bir lambaya saatler boyunca bakan bir adamın incinmişliğine dikkat kesilmelisin. Onurlu bir adamın incinmişliğiyle puslanmış sokaklarda yürüyüp ihanetin ayak izlerinde okumalısın hayatın kaypak yüzünü.

Çekip giden bir kadının geride bıraktığı son hicaz hüzünleri özenle toplamalısın odanın içinde. Bir kristal bardağı tutuyormuşçasına özenle toplamalı ve mümkün olduğunca gözlerden uzak tutmalısın.

Hırçın bir kuzey rüzgarı gibi esmeli bakışların kentin sokaklarında.


Altı Çizili Satırlarımdan...

"Şimdi bulabildiğim tüm soru cümlelerini üst üste yığıp, bulabildiğim en merhametli cevabın dizlerine yaslamak istiyorum başımı. Bulabildiğim en müşfik cümlenin önünde bir an olsun düşünmeksizin iyiden iyiye bitik, yorgun vücudumu yere bırakmak istiyorum. Uzanmak ve hangi günahtan kalma olduğunu kestiremediğim acıların yorgunluğunu bir parça olsun üzerimden atmak istiyorum. Uyumalıyım.”

“Hayatımın parçalarını nasıl bir araya getirebileceğim konusunda en küçük bir fikrim bile yok. Nerden başlamalı ki? Başı ve sonu iç içe geçmiş bir hikayede ortaya çıkacağı anı karıştırmış bir kahraman gibiyim. Nerede ortaya çıksam yanlış karedeyim.”


"Sabahları erkenden yola çıkıyorum. kargaları farkettim bir süredir. Kargaları sevmediğimi düşündüm. At kestanelerini gagalarıyla alıp yükseklere çıkıyorlar. Sonra yüksekten bırakıp kırılan at kestanelerinin içindekileri yemeye koyuluyorlar. İçinde ne varsa tüketmek istediğin birini, yükseklere çıkarıp tam da zirve sarhoşuyken yere bırakmayı ve istediğini alıp bir kenara fırlatmayı kargalardan öğrenmiş olabilir miyiz?"

01 Eylül 2009 Salı

KUR'AN TERAPİSİ



Gizli Telkinle Kuran Terapisi
Bilinç Altını Yeniden İnşa Etmek


Yazar: Kubilay Aktaş
Yayınevi: Elest Yayınları
Yayın Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 160


Bilinçli davranışlarımızın çoğu aslında bilinçaltımızdaki dosyalardan çıkıyor.

Subliminal (gizli telkin) mesajlarla çocuk yaştan itibaren karşı karşıya kalıyor ve bilinçaltımızı günden güne kirletiyoruz. Bu kitap, bilinçaltı klasörleri kısa devre olmuş ve varlığın birliği ile diyalog kurmakta ciddi sorunlar yaşayan, içsel çatışma içinde olan, çözümler aramasına rağmen yine de kalbi tatmin olmayan insanlar için hazırlanmıştır. Amacımız, kirletilmiş ve sistemi allak bullak olmuş insanımızın bilinçaltını Kur'ân, Cevşen ve Celcelutiye üçlüsüyle yeniden inşâ etmektir.

• Bilinçaltı nedir, bilinci nasıl etkiler?

• Subliminal (gizli telkin) teknikler nelerdir, nasıl karşımıza çıkar?

• Kur'an, Cevşen ve Celcelutiye'nin bilinçaltını inşa etmekteki fonksiyonları nelerdir?

• Gizli telkinle beyin ve kalbin onarımı mümkün mü?


Kubilay Aktaş, manevi ilimlerdeki yirmi yıllık deneyimini bu kitapta istifadenize sunuyor.

Sevgili Kubilay Aktaş benim için sözü değerli, yazısı değerli; ne yazsa okuyacağım, ne söylese kıymet vereceğim araştırmacı-yazar abim...

Başka yoruma gerek yok sanırım :)

KİMYA HATUN


Yazar: Saide Kuts
Yayınevi: Sonsuz Kitap
Yayın Yılı: 2007
Sayfa Sayısı: 328


Arka Kapak:
Kocasının ölümünden sonra Mevlana Celaleddin-i Rumi ile evlenen Kerra Hatun, yeni kocasının haremine yerleşir. Tabii sevgili kızı Kimya da onunladır. Kimya Hatun içine düştüğü bu yeni dünyada bir yandan kendini bulmaya çalışırken, diğer yandan da Mevlana'nın özel yaşamına şaşkınlıkla şahit olmaktadır...


Gerçekleri yansıtmağını, ciddi bir araştırma ürünü olmadığını düşünmem bir yana koyulacak olursa okuması keyifli, hoş bir kitap idi... Tavsiye eder miyim? Mevlana ve Şems hakkında tarihi ve de gerçek bilgiler edinebileceğinizi düşünüyorsanız, hayır; hoş zaman geçirebileceğiniz bir roman okumak istiyorsanız, evet :)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

OKUYUCU VELİNİMETİMİZDİR




Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu


Yayınevi: İZ YAYINCILIK


Yayın Yılı: 2006


Sayfa Sayısı: 148

Arka Kapak:

Her şeyin birbirini tamamladığı bir dairenin içindeyiz. Birbirini tamamlarken, hapseden aynı zamanda. Beklerken bekleniriz.Özlerken özleniriz. Ağlarken ağlatırız. Bir uçtan bir uca sürer yolculuğumuz.Sonra başladığımız yere geri döneriz. Hem hiç gitmemişçesinedir bu geri geliş, hem hiç dönmemişçesine!. Daire tamamlandıkça hanemiz dolar. Ama doğru ama yanlış. Gâh davete icabet ederiz "okunulan" her sofraya oturdukça. Gâh "okuruz" tek tek herkesi davete icabet etsin diye. Herkes okuyan/okunan, okunan/okuyan olarak iz sürer. Eşitlendiğimiz pek çok payda var. Bu defa ortak payda okuyan ve okunan.Barbarosoğlu hepimizin adına cümleleri, klişeleri, şarkıları, okuyor. Hepimizin ağzına sakız olmuş cümlelerden zihnin haritasını çıkarmaya çalışıyor.

İKİ KİŞİLİK RÜYALAR



Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
Yayınevi: TİMAŞ YAYINLARI
Yayın Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 156

Arka Kapak:

Sulara anlatılacak rüyalardandı. Akan sular yoktu oysa. Su yerine kâğıt yetişti imdada. Okuyanlar önce duyduysalar, "İşte budur, ben de bu rüyanın tam şurasındayım" dediler. Böyle evler görmüşler, böyle bahçelerde yitirdikleri olmuştu. Ama kapıların bu kadar kendine açık ve bu kadar kendine kapalı olduğunu henüz bilmiyorlardı.
Şimdilik sadece fotoğraf ve arka kapak ekleyebildim, en kısa zamanda altı çizili satırlarımı da yazacağım burada;)

15 Ağustos 2009 Cumartesi

ACI DENİZ



Yazar: Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Yayınevi: İZ YAYINCILIK

Yayın Yılı: 2003

Sayfa Sayısı: 124

Arka Kapak:

Aynı zamanda sosyoloji doktoru olan yazar ihtimal iki bu disiplinden gelen bir bakış açısının da sahibi olarak, temelde modernleşme sürecinin hırpaladığı değerleri tevarüs etmeye aday bir insana yöneliyor.


Acı Deniz, giderek daralan. Kirlenen ve ikinci yarısı şiddetle ihmale uğramış bir dünyada iyi ve güzeli düşünmeye hakkımız olduğunu hüzünlü hem de çok hüzünlü bir dille hatırlatırken. Tercihini gelenekten yana koyuyor. Hoş geldin Acı Deniz. Yazarın o güzel cümlesiyle, "bahtınız açık olsun ey kitaplar".

Seviyorum Fatma Karabıyık Barbarasoğlu cümlelerini :)